24. Çatlıycak kadar hazzî, ama gelgelelim şehirli!..

Çatlamak. Birkaç başka yer ve halde meramı ifade için “çatlamak” mastarıyla telaffuz ederiz sözümüzü. Birşeyin maruz kaldığı, içine girdiği hal ve faal “dayanabilinir” haddi zorlar ve hatta aşar da “çatlamak” tabir ederiz manzarayı.

Mesane veya bağırsak öyle zorlar ki abdest bozmak zarureti doğunca “çatlamaya gider” bizim Çukurovalılar. Atı koştura koştura çatlatır süvarisi. Ciğerlerinden soluk yerine köpük çıkar zavallının. Tazyik altında mukavemeti mağlup olur bir ahşap direğin yahut camdan bir eşyanın da dokusu çözülür ve çatlar. Şekerinden çatlar incir, kayısı, şeftali, üzüm gibi yemişler.

Baskı ya savuşturulmuştur ve rahat edilmiştir artık yahut çaresiz berbata batmıştır o şey ve ortalık. Belki çatlamaya ramak kalası tecessüs veya çatlatası sebep öyle cezbedicidir ki celbeder adamı içine içine, üstüne üstüne.

Ses tellerinizi kopartasıya öksürüklü soluk verişle koştunuz mu hiç, güçlü fışkırıklı bevlettiniz mi veya taşkın açılarak abdestinizi büyükten bozdunuz mu? Kabuğu çizgi çizgi çatlamış taze yemişin uyandırdığı iştahın emsalidir o tecrübeler. Cimada çığırından çıkmak kadar şehevidir o tecrübeler. Bir cedelin yeni ve yine cerbezeler hasıl eden her karşılık sözle devamını getirirken de böyle hisseder kişi.

Farkettiniz mi! Hiçbir külfeti içermiyor işbu manzaradaki haller. Silme değil, tepeleme tehazzuz. Ve haziz, hazzın mütehassusu mevkiinde. Hasasetle mütehazzız hazret(!) haza.

İstiyor, istiyor, istiyor. Çatlayana kadar istiyor. Çatlamayı bile istiyor. Ölümü arpadan olsun varsın da.

Çatlasın çatlıyasıca şey, çatlayasıya tüketiyor, yayılıyor, çoğalıyor.

Ancak şehre ait olan şeyler; şehirden de ayrı kurulup işleyen bir şey halinde zorlanıyor hem, hem de hazlara ancak birer muharrike derekesine düşürülüyor. Çarşılar-pazarlar, mesken mahalleri, hastahaneler, kütüphaneler, postahaneler, menzilhaneler, seyahathaneler, mektepler, medreseler mesela. Fizik, Kimya, Biyoloji, Matematik bölümlerinin kapatıldığı üniversiteler var şehirlerde biliyor muydunuz!?: İstanbul. Her şehirde artık “alış-veriş ve yaşam merkezi” külliyeleri var biliyorsunuz!..

Mücavire ancak yakışan şeyler de; zorla omurgaları sökülüp sırf etleriyle şehre sokuluyor hem, hem de hazlara ait ancak birer kubur derekesine düşürülüyor. Bahçeler, sahilhaneler, müsabakahaneler, beden terbiyesi yurtları,… mesela. Sosyal Tesisler halinde omurgasızdırlar bunlar artık, spor tesisleri gibi bir omurgasızlık da var artık şehirde… finansal organizasyonların “vaftiz babalığı”na teslim edilmiş lök gibi orada işte.

Hastahane de bahçe de ve diğerleri nemize ne şey oldukları senedinden koparıldılar. Şehre ait olan nedir, bir şeyin şehre yakışanı hangi halidir; ayırdetmeyi kıymetten düşürdük. Her yerde hastahane vardır ve niye oradadır tayin edilmek gereği yoktur artık. Her yer bahçe ve her yere bahçe bundan böyle. Ama sebzesiz bahçeler! 100 katlı binalardan temaşa edilen bahçeler… 100 katlı bir bina niye vardır? Hangi ihtiyaca binaen vardır? Bir de tepesine bahçe kondurulmuştur! Allah kimseyi şaşırtmasın. Şeytan şaşırtsa bir yere kadar hadi diyelim, ama Allah şaşırtırsa var ya, şeytan bile parmak ısırır o şaşıranın haline arkadaş. “Neresi olsa tuttuğunu becerecek yer olsun orası isteyen kişidir” diye marufa yerleşti şehirli dediğin. Joker eşittir şehirli. Bütün bu tahrifat ve fesat sadece ve ancak “haz ile” gelebilirdi zaten. Ve açıklaması da binbir türlü paravan ardına saklamakla yapılabilir elbette.

İlerleme, kalkınma… halka hizmet, bilimsellik, teknolojik farkındalık, araştırma-geliştirme hasadı, vb. fasıllarda o açıklamanın birinci kısmı takdim edilir. Fiktif ile efektif arasında makuldür iddia edilen ama o aralık yeri sırf kendi için istediği halde “senin için” diye ikna ile sana pazarlayarak seninle dolduran bir açıklamadır bu. Açıklamanın ikinci kısmı otomatik ve mekaniktir. Modüler, yedek eklemli, parçalı parçaları yedekli mekanik, taşınabilir ve taşıyabilir… yani herkese ram olurluğun herkesin malı olurluğun verili yararlığıyla, kolaylığıyla; mahrumluğun ve umursanmazlığın karşısında güvenlik durumsamanın pazarlanmasıdır, açıklamanın bu kısmı da.

Bu paravan açıklamanın birinci kısmı “insanın kendini ve etrafını gerçekleştirme” azmi ile ve ikinci kısmı da “insanın kendinden ve etrafından emin olma” ihtiyacı ile ilgilidir. Fıtrından biri muazzama diğeri müacceze bu iki vasfının tahrif ve ifsad edilerek insanın “hazza için – muhazzaa için” işlek hale dönüştürülmesidir artık şehirler. Azmi ile aczi arasında haziz kesilmiş çatlakları seyre dalmış ve çatlıycak kadar gülmeye katılmışlar var bir de. Tazime senet bellediğimiz insan vasfına mukabil “sopa” ile ve Tacize açık vasfına mukabil “bedel” silahlarıyla donanıktır onlar. Bu “çatlıycak kadar keyifli” zümre aslında işte o “çatlıycak kadar hazzî” güruh eliyle donanmaktadır.

Tedavülün mübadeleyle değil mesarifle aktığı akıtıldığı yerler haline düşürüldü şehirler. Çünkü zarif ile sarif aynı kefededir artık. Fiyatlar bir bedel ve tebdil mihenki değil nice zamandır zira. Fiyatlar sadece ve sadece müsadere aletidir infaz/para sehpası mevkiine sıkıştırılmış şehirde.

Bu iktisadi ve siyasi mülahazanın haz ile alakası ne ki anlayalım seni diye güya sual eden ama esasen “zaten anlayabilemeyecek” sureta insan kişilere anlatacak bir sözümüz yok. Güya bana suale ama esasen beni muahezeye davranan yine sureta insan kişilere bir söz anlatabilemeyeceğim de belli zaten. Benim sözüm aslen ve esasen ve essahtan insan kişiyedir. O, eliyle kendini düşürdüğü tiksinilir halinden çıkmak isteyecek kişidir zira. İktisadın hasasete ve siyasetin habasete bir sırat köprüsü kadarcık uzak olduğunu o anlar hatta bi’tek.

Bütün ceraı hazza müstenit kişiyi tedip için “diline acı” sürmek yeterlidir. Çoğunluk acıyla tehdit yeterlidir. Hazzının ecri yoktur tattığından başka ve fazladan. Ama o hazzı ikram edene ödenecek bir cerimesi vardır. Haziz için böyledir de aziz için nedir? Aziz insan sopa ile yanyana anılası bir kişi değildir. Onun tedibi ceza ile caize iledir tahakkuk edecekse eğer. “Karşılıktır” eliyle ettiğinin emsali. Suça ortakçılık hissesi değildir yani. Haziz işte bu yüzden siyasete dahil değildir ki habasete garkolmuştur azizler indinde. Mesela Tahran’da, Pekin’de, Wall Street’te, Kahire’de, Tunus’ta, İstanbul’da olup bitenler hazizlerin diline acı sürmek sopasıdır. Hazizlere hasaset layık çünkü. İstanbul’daki ehl-i muhazzaa Kahire’den, Şam’dan “sopa gösterilerek” yola getirilir mesela.

İnsanın “azmeder mahluk” vasfını ifsat bu yoldan başarılmıştır. İnsanın aciz mahluk vasfını da istismar etmeseler o yolun kalfaları, habasetlerini dik tutamazlar, dikeltemezler. Siyaseti habasete tahrif ettikleri gibi iktisadı hasasete tahrif etmelidirler. Parayı “fiyat” hükmüne geçecek kıyafete sokan ve sarfı da “bedel” hükmüne geçecek kıyafete sokan desiseleri müesseseleştirmek  çok yararlı gelmiştir onlara. Bunu bilahire izah edelim inşallah.

Ve sözü şöyle başlatalım o zaman: “kaç yüz yıldır çevirdiğimiz şu dolaplara rağmen hâlâ yandıramadığımızı, kandıramadığımızı yüzümüze çarpanlar var yahu” dedirtelim de ehlü’l-hasas ve ehlü’l-habas hasedinden, hırsından, garezinden çatlasınlar inşallah.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s