25. Sebebullah idi şehirli, fakat artık şehirli binbir surat demektir.

“Kaç yüz yıldır çevirdiğimiz şu dolaplara rağmen hâlâ yandıramadığımızı, kandıramadığımızı yüzümüze çarpanlar var yahu” diyen var mı acaba Türkler’i kastederek!?

İma ile konuşma yeri midir şehir? Sohbetlerimizde şehre yer yok, çünkü siyasete yer yok. Ölmüşlerimize okuyacağımız dualara toplaşmaya uymayan evlerde ve mahallelerde yaşıyoruz mesela. Dernek lokalleriyle bu işi görmek yoluna akıyor hemen aklımız. Evlerin de camilerin de ve hatta meydanların o işe uygun yapılması ve şemailine bu yönden vaziyet edilmesine tıkalıdır aklımız! Çekişmeye, itişmeye, kakışmaya her yol açık ve her yer müsait ama. Edebiyatta bile çekişmeye, itişmeye, kakışmaya bütün yollar açık ama “açık konuşmaya” yani siyasete her yol kapalı. Sanat kılıfı içinde çekişme, itişme, kakışma bile oluyor sözde açıklık zarfında. Ama sanatla aynı sıra siyaset konuşmaya yer yok. Meslekler dairesinde de durum böyle.

Ama turizme kepkesin ve keskin öneriyor, ticarete de öneriyor. Ulaşımda, ekonomide, eğitimde hiç de öyle yarımağız falan konuşmuyor insanlar. Adalete ve adliyeye öneriyor, hatta emrediyor; askeriyeye, iskana, imara, ormanlara, denizlere, amme idaresine ve muhtelif ama “siyasetten tardedilmiş, esasen siyasete ait” alanlarda “mutlaka” sigasıyla söylüyor, öneriyor. Mesela özel okullaşma Avrupa’nın seviyesine çıkmalıdır diyor adamın teki, bir de diyor ki bunu devlet yeterince teşvik etmiyor. Böyle söylüyor ama önerisinin hangi partiyi destekleyince gerçekleşeceğini söyleyemiyor. Yani hangi dünya görüşünün önerisini dile getirdiğini açıkça göstermiyor. Bilimde de böyle. Şehirli olmanın raconu bu mu… iki yüzlü insan olmayı mı dayatıyor şehir? Şehirli dediğin “orospu” mudur yani! Herkesin gönlüne göre görüntü vereceksin ve bunu da huzurun için yapmış olduğuna kendini inandıracaksın…

Her müstamel organı kabul eden bir bünye midir şehir? Her bünyeye uyan organların tarlası olarak mı açılmış, kurulmuş şehir?

Hangi sözü açsak sözün gerek neticesi gerek dibacesinin bir yanıta dair olduğunu bilelim: Kim olduğumuz ve niye buraya geldiğimiz ya da nereden buraya geldiğimiz sorusuna yanıttır bütün sözler. Hem sözün geldiği vardığı yer anlamında hem bizim “geldiğimiz, vardığımız” yer anlamında referans sorularına yanıttırlar bütün söylediklerimiz. Söz belli eder yani. Söyleyen belli eder kendini, murad etse de belli eder murad etmese de.

Yaşanmışlardır yahut yaşanmamışlardır o yanıtlar. Yaşanmışlardan ise de yaşanmamışlardan ise de “inandırıcılığı” keyfiyetten başka nereye dayanıyor? Uydurmakla icat etmek arasındaki çağrışımı bir daha açıklamaya olan ihtiyaçtır gerçek olan fakat!?

İktisat mı hasaset mi? Eğer çatlıycak kadar hazzî “yaşayan bir gerçek” iseniz şehirinizde iktisada yer sadece hazza kasdettiğiniz için vardır. Elbette “yaşayan bir gerçek olarak ben” bu türlü maksatlardan mürekkep aleme “hasasettir o” diyorum. Ama iktisat imiş gibi yutturulmalarında büyük bir başarı kaydedildiğini de kabul ediyorum. Çünkü yandırılanlar ve kandırılanlar da birer gerçek.

İnsan acizdir. İlk insandan her bir insana kadar bütün hepimiz darlığa, sıkıntıya geliriz. Bolluktan ve genişlikten geliriz ama. Canfedalar öderiz elimiz bollaşsın ve genişlesin istedikçe. İsteyerek öderiz tabi. Bir bolluk ve genişlik için ödediklerimizin harc-ı alem yaygınlıktaki adını da fiyat diye koyarız. Bir çeki yapma odun kömürü için fiyat bellidir. Odundan kömür yapmak imkanı bahşedilmiş yerde belirlenir o fiyat. Hem odun oradadır hem kömürcü oradadır çünkü. Odunun yahut kömürcünün veya her ikisinin de hazır bulunmadığı bir yerde odun kömürü fiyatı tesbit edilemez. Buraya odun kömürü tesbit edilmiş fiyatıyla birlikte gelir. Ama o durup dururken gelmez. Gelmesine vasıta ve vesile olan amaçlar ve kişiler sebebiyle gelir. O sebepler bu yerden odunu getirdiği yere bir bedel nakleder. O yere gönderdiği bir bedeli nakleden sebeplerle alış-veriş içinde olur bu münakale. Kah şu nesne kah bu nesnedir sebeplerin vassalı, vesaiti. Tabi temel bir irsaliyesi vardır çoğunluk böylesi münakalelerin. Odun kömürünü alan yerden odun kömürünün tedarik edildiği yerde bulunmayan şeyler irsaliye edilir bedel olarak.

Fiyat’ın ve Bedel’in işbu sıhhatli münasebeti eğilir bükülür, atılır tutulur ve para ile sarf elbisesine sokulunca işler değişmiştir artık. Her hazzın müstahzarını tedarik etmek için ödeyebileceğin bir şeyin vardır artık. Bu tedarik karşılığı olarak ne arzediyorsun pazara? Bir hiç. Hiçbir şey arzetmiyorsun ama her talebin cevaplanıyor… sayesinde her tedarik amacına vasıta ve vesile olabildiğin birşeyin vardır çünkü: Para. Alış-veriş yani bedellerin müzavele nasibetleri ise ortadan kalkacaktır muhakkak zaten. Çünkü para bir tek değildir. Paralar vardır. Eski para vardır, başkasının parası vardır, yeni para vardır. Muteber para vardır, kalp para vardır. Vardır da vardır. Fiyatlar bundan böyle odun kömürünü arzedenle talep edenlerin nazları ve cilvelerinden başka bir de PARA’nın gönlünü etmek zorundadır. Para’nın gönlüne… yani fiyatın gün gelip şu meta bedelinden bu meta bedeline bindirilmesine tesir eden mübadele kazalarına değil MUTASARRIFların keyfine uymak zorundadır artık fiyatlar.

İnsan, tabiatın yani sünnetullah’ın karşısındaki acizliğini adetullah nimetiyle telafi edebilirken yani odun kömürü olmayan yere karşılık olarak tuz olan yerden münakalelerle acizliğinden bile istifadeler yaratırken fesada uğratılmıştır. Acizliği üzerinden fesada uğratılmıştır. Birşeye karşı birkaç şey değil de birşeye karşı herşey devşirebilsen fena mıdır yani değil mi?

İcat ettiğimiz para güzelce uydurup yakıştırdığımız fiyat-bedel müesseselerini öyle desiselere dönüştürmek için paravan edilmiştir ki işte hazzî kişinin şehre ettiği ihanetin mazareti olarak “nimetlerin arza saçılması” gösterilebilinmektedir. Mazarete bak: niye eşit dağıtmamış Allah! Şehirli azmini ve aczini devretmek zorunda olan kişi demek değildir. Bilakis azmini ve aczini adetullah ve sünnetullaha uydurarak da icatlarını ifsat etmekten koruyan kişi demek olur şehirli. Çünkü şehir, insan kişisinin adetullah ve sünnetullaha sebebullah olarak katıldığı yegane müessesedir.

Sözün başında ne dedik: “Kaç yüz yıldır çevirdiğimiz şu dolaplara rağmen hâlâ yandıramadığımızı, kandıramadığımızı yüzümüze çarpanlar var yahu” diyen var mı acaba Türkler’i kastederek!? Bence var. Dedirten var çünkü elhamdülillah.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s