48. Amaçlar, kaçınılmazlar, kanıksamalar, hevesler… şehriniz neyden yapılmış?

Şehir Görünümünde İnsan. İnsan Görünümünde Şehir. Ha şehir ha insan. İşte insan işte şehir.

Kişioğlu ne hiddetiyle ne gareziyle ne hırsıyla ne inadıyla ne şehvetiyle ve azgınlığıyla ne avareliği ve aylaklığıyla makuliyesini ve masumiyesini ispata kalkışır. Bi’l-akis hasbiye ve fıtriye, mülayeme ve hilmiye, hesabiye ve hükmiye kişioğlu kişinin muteber ve kabule şayan olduğunu ibrazında istinat ettiği karinelerdir, mihenklerdir.

Yani insan kendi kendine kaldığı anda “kararlarının ve fiillerinin” meşruiyetini tartarken nefsine değil terbiyesine tabi durur ise nasıl, işte şehrin harim-i ismete yurt olup olmadığını muhavereye, münazaraya, müzakereye de öyle açmalıdır.

Esasen her birimiz neye sebep olduğumuzu biliyoruz. Ve biliyoruz ki insan, izanlara ziyandır ama vicdanına mugayir tıynetlere riayetle yaşamaya devam eden belki de ikinci mahluktur. Birincisi, biliyorsunuz şeytandır.

Tezat ve tenakuz devam ediyorsa bellidir ki acizliğin ve zayıflığın keçeleşmesi, ayartması, musallatlaşması dolayımındadır bu. Sonraki aşamada görüntü ise aymazlık, utanmazlık, umarsızlıktır. Biraz daha katmerlenince çirkeflik, zirzopluk, yüzsüzlük, bencillik, gaddarlık, şımarıklık, cıvıklık, sünepelik… gitti gider…

İnsan, yaşanılası yerden mesuldür. Yaşadığı yeri yaşanılır kılmaktan mesuldür yani. Yoksa o yeri yaşanmaz kılan fiillerinden dolayı ceza başka niye yerinde sayılsın ki! Şeytanın mesuliyeti ve mükellefiyeti ise ta baştan kesilmiştir. Tövbe ve inat. Mükellefiyetin tekrar bahşedilmesi tövbenin kabulüdür ve mükellefiyetten mahrumiyet ise inadın kabulü olur. İnatçıya… olsa olsa “mühlet” verilir. Şeytana verilen gibi.

Şehrimizi mükellefiyetlerimize tabiyetle mi yapmaktayız yoksa mükellefiyetlerimizin gayrısına mı? Mükellefiyetlerimiz amaçlarımızdır. Yoksa “baksana insan denen mahlukun ağzından ve elinden çıkıyor” diye insanın her niyeti ve ameline onun amacıdır demek mi gerek!? Hayır. Yukarıda heveslerin, kaçınılmazlıkların, kanıksamaların birer amaç imiş gibi görünmesinin esasen acziyet ve zafiyet tesiriyle olduğunu ihsas ettirdim. Acziyet ve zafiyet gide gide küfür, zulüm, iğva ve iğfal, tekebbür, istiğna, zillet ve izmihlal derekelerine düşürüyor insanı dedim. Peki bu düşülen “düşüş” nereden belli?

Şehirden belli elbet. Yaşadığın yerden belli elbet. Nasıl yaşadığından belli elbet. Dikkat ediniz, insanoğluna ibretlik örneklerdir “mahvolan şehirler, şehirlerin mahvı”. İçinde hiçbir tövbe edeni kalmamış şehir, ha şehirdir ha mahvoluştur… aynı hesap demek ki diye ders almak gerektir.

Şehrin merkezidir diye insanı göstermekten muradımız odur ki; insan ya mühleti işletir [günkü günün galatıyla süreci işletir] ya mükellefiyetlerini. Şehrin merkezi ya şeytan ya insan yani. Allah’a malum sadece ve fakat bizce tövbe kapısının açıklığına pek ihtimal vermediğimiz o şeytan var ya, işte biz o değiliz. Biz insanız. Ve tövbe edicilerden değilsek şeytandan farkımız neremizden belli olacak ki! Tövbe ettiğimiz nereden belli olacak peki şehrimizden belli olmayacak da, söyler misiniz bana!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s