56. Siyasetimizin gizlerini suistimal edenlerle şehirlerimizi istismar edenler aynı.

Tenbih 1: Siyasetimizin gizleri nelerdir?

Tenbih 2: O gizleri suistimal edenler kimlerdir?

Tenbih 3: Şehrimizin istismarı da nedir?

Tenbih 4: Şehrimizi istismar edenler kimlerdir?

1) Siyasetimizin gizleri dediğim, “devletimizin muhtariyet ve icraat hudutları içindeki faal aklımızdır”. Önce mutlakiyetin encümeni ve peşinden muhtariyetin encümeni ve nihayet cumhuriyetin mümessilleri” sıfatlarıyla devletimizin elçilerinin aza olarak söz hakkımızı kullandıkları Lozan Ahitleşmesi Oturumlarında vaz edilen tahaddiler, rüçhanlar;devletimizi ihsaslarla, telmihlerle tesbit-teşhis eden “gizlerimizdirler”. Gizin gizi olan hüküm şudur: “Vatanımızı aldık, dinimizi vereceğiz”. Tarafların hiçbirisi alınmış ve verilmiş bir net vatan olmadığını biliyorlardı. Yani biz “Lozan’da vatanı aldık” derken verdik diyenler neyi verip neyi vermedikleri kendilerine malum ve mahfuz bir gerçeğin kozlarını açık tutuyorlardı. Aynı şekilde yine “Lozan’da dini vereceğiniz vaadini aldık” diyenlere vereceğiz diyen biz neyi verip neyi vermeyeceğimiz kendimize malum ve mahfuz bir muhal farz kozunu açık tutuyorduk. Bu kozlardan müteşekkil ve mürekkep gizler, bir çatışma-çarpışma mevzuu olarak hâlâ yürürlüktedir. [Derin devlet tabiri ülkemiz ve milletimiz için sadece ve sadece bu kozların idare ve maslahatını mucip akla işaret eder gerçekte.]

2) O gizleri suistimal edenler iki sınıftırlar. Birincisi askeriye, ilmiye, kalemiye ve sınaiye şubeleriyle mufassal bürokrat takımından ibarettirler. İkincisi ayan, esnaf, ağa şubeleriyle mufassal ekabir takımından ibarettirler. Birinci zümre “millet kendi işini kendi görmeye başladı, tamam ederlerse bize hiçbir makam ve mevki takdir edilmemek tehlikesiyle karşı karşıyayız” demişlerdir ve kendilerince vaziyet etmeye kalkışmışlardı. İkinci zümre “millet bu zulmete sabır ve gayretle direniyor, başardıklarında foyamız ortaya çıkacak ve bizden hesap soracaklar”; çünkü sabrı ve gayreti biz teşvik etmeliyken bilakis zulmetten nasiplenmeye kalkışmıştık diyerek zulmet-izzet dengesini her an gözetliyorlardı. Lozan’dan sonra bu iki zümre, “devletimizin muhtariyet ve icraat hudutları içindeki faal aklımızı” bütün yanlış anlamaları ve iftiraları, ithamları göze alarak ve göğüsleyerek işleten halis ve salih kişilerin millete telkin ettiği “ÖNCE VATAN” müsamahasını kendi ikbal ve ihtikarları uğruna istismar ettiler…

3) Bu istismarın örneklerini şehirlerimizin enselerinde pişirilen bozalardan gösterebilirim. Saymakla bitmez ama şu birkaçı yetişir: Beyazıt Meydanı yapbozları, Üsküdar Meydanı talanı, liman ve gar spekülasyonları, karayolları tecavüzleri, tapu senedi tahrifatları, evkaf yağmaları…

4) Bu istismarı yapanlar, yukarıdaki 2. maddede işaret ettiğim tıynetteki zevattır.

Bugün… birinci zümreden ikinci zümreye istismar fırsatı daha geniş olarak el değiştirmiştir. Fakat birinci zümreden oldukları telmihleri altında ezilenler dünkü günün “yanlış anlaşılmayı, iftira ve ithamları göğüslemiş seleflerinin” devamı olduklarını ikrar edemiyorlar. Bu sükutları “gizimizin ifşaına sebep oluruz” dikkatlerinden dolayı mıdır? Hayır. Çünkü ifşaya yol açmamak dünkü zamanların önemli şartlarından idi ve o şartlar bugün o gizin izahını icabettirmektedir. O halde niçin tavzihine şahit olamıyoruz? Çünkü bu tavzihi belki dün birinci zümrenin devamcısı olduğunu ima eden ve başkasından gelen bu yoldaki ihsasları kabul eden partilerin içinde “giz’e sadık” insana bugün rastlanmıyor. İkinci zümrenin içinde ise zaten o giz’e sadık insan yoktu. Şimdi partileri var bu ikinci zümrenin ve içlerinde hâlâ giz’e sadık insan bulundurulmamaktadır.

Vatanı elde tutmak o zamanki hükümetin harim-i ismeti ve dini elde tutmak da milletin harim-i ismeti olageldi bugüne. Bugün bu giz ve koz sarahetle neşredilmelidir. İstiklal şartı bu yönde değişmiştir.

Vatan varsa elde ve üzerinde dikilebilinecek; yüreklerde dinimizi yaşatmak birşeydir elbet. Zaten ayakları vatanına basan adamın yüreğinden imanını almak mümkün değildir. Fakat vatan yoksa, din bırakınız yürekte, fiilde görünse ne fayda! Kaldıki toprağın mütegallibeye peşkeşi tehdidi, peşkeşçilerin açılımlarıyla had safhada tatbikattadır. Sakin olun, metin olun, selim durun; “önce vatan, aman dikkat” düsturunun yerindeliği ve gereği kalmamıştır.

Önce Vatan telkini miadını doldurmuştur. Başörtüsü ister mecliste ister şehirde izinli kılınsın yahut kılınmasın; başörtüsü dolayımında güya lehte ve güya aleyhte sarfedilen sözler ve serdedilen fiiller “asıl, esas, gizli zümrenin meydana çıkmak zamanının geldiğini” gösteriyor. Bu çıkış şehrimize sahip çıkmamız demektir aynı sıra efendiler. Ve bu çıkış sözde devrim fakat esasen taviz ve istismar malzemesi olan mevzuatı-mevzileri kazanım sananların elinden gelecek bir çıkış değildir. Meclis ve hükümet Romalı’laşırken şehrimiz Medinetü’n-nebi ve başlarımız tesettürü’n-nebevi kılınabilemez zira.

EK-1)

Ben, Milli Şef’in muhtarlarından Kırseyin (Kır Hüseyin) Kahya’nın kardeşinin torunuyum. Kardeşinin ambarı “seferberlik vergilerinden dolan” buğday ile doluyken babamı ve halalarımı çoban ve hizmetçi olarak komşu şehirlere işçi göndermekteymiş dedem, senelik hesap. Ninem tütün çuhalarından biçme don giydirebilmekteymiş çocuklarına.

Yani… İnönü’ye atfedilen bir tevatür vardır: “evladım sizi aç bıraktım, tamam, fakat babasız bırakmadım”, bu söz tam da babam ve kardeşleri için söylenmiş gibidir nazarımda.

Bu söz, şehit çocuklarına hitaben söylenmiş farzetsek o tarihlerden 20-25 sene öncesi için; “evladım sizi babasız bıraktım, tamam, fakat topraksız bırakmadım” şeklinde sarfedilirdi kanaatimce.

O zamanların “söz sahiplerinin müdavimleri, ahfadı” olduğunu ileri süren kişiler tarafından benzer bir hitabe dile getirilmelidir bugün: “evladım, sizi mescidsiz bıraktık, tamam, fakat dinsiz bırakmadım”. Benim babam kaçar-göçer ders veren köy hocasından Kur’an okumayı öğrenmiş on-onbeş talebeden bir vatandaş zira. Adım Tahsin. Hocasının adaşıyım. Bugünün meşhur cemaatlerinden hiçbirinin üyesi olmayan bir hocanın adını taşıyorum.

Ezcümle… Siyaset öyle çocuk oyuncağı bir iş değildir. Bütün hiddetleri, düşmanlıkları ve kötü bilinmek-bellenmek riskini göze almak işidir siyaset aynı zamanda. Ve gün gelir “sizin göze aldığınız o iftira ve ithamlardan” önce bir “mağduriyet(!) edebiyatı” akabinde “haysiyet(!) mühendisliği” üreten çıkar. Bu üretilen manüplasyona memur, muntazır bedbahtlar da bulunur elbet.

Bu ülkeyi “biz” muasır medeniyet denen canavarın dişleri arasından kaçırıp kurtarmış bir neslin çocuklarıyız. Ülkeyi canavarın dişleri arasından çekip kurtarmak böyle “kıldan ince kılıçtan keskin” bir iştir, sanattır. Bu sanatı istismar etmek, suistimal etmek de hal-i hazırda şahit olduğumuz şekilde çok ince bir hinoğlu hinliktir. Bu hinoğlu hinlik karşısında durmak da dünkü günün canavarı karşısında durmak kadar mühim ve o derecede hayat-memat meselesidir. Kezalik canavar hâlâ iş başındadır. Ve geçmişimizdeki “şu hassas taviz ve takıyyeyimizi” şahsi ihtiraslarına malzeme edenler çıkmış olduğu gibi, bugün de karşıt yoldan hareket halinde muhterisler vardır. Başörtüsü üzerinden iş görmektedirler.

Önümüzdeki seçimlerde kime oy verdiğimiz önemlidir. Hangi partiye değil, “kime oy verdiğimiz”…

Bu açıklamayı, şu yazıma derkenar olarak okumanızı istedim efendim.

EK-2)

CHP büyük bir fırsatı kaçırdı. Ya da şöyledir hakikat, ancak işin içinde olanlar bilir ya; CHP’ye büyük bir fırsatı kaçırttılar.

Sözün sırası geldiğinde söylemişseniz pek bir isabet ve bahtiyarlık sonuç verir. Peki sözün sırası geldiği halde söylemediyseniz pek bir sıkıntı ve yazıklanma doğurur. İşitenine tesir etmek kuvvetini hem manasından hem zamanlamasından alacak sözün söylenmemiş olması, onu söyletmeyenin büyük kazanımıdır demek ki.

Başörtüsü’nü siyasi mağduriyet manevralarına simge edinip, yani esasen itikadın remzi olmaktan çıkarıp istismar edenlere karşı bir çift söz söylemesi gerekiyordu CHP’nin. Fakat taşın gediğe oturmaması için elinden geleni yapanlar edeceklerini ettiler yine.

Türkiye’de siyasetin esas ve daimi mağdurları “giz’lerimizi işleterek ülkemizin milletiyle bir bütün durmasını sağlayanlardır”. Onlar din düşmanı imişlercesine muamele edilmeyi göze alan yiğitlerdir. Onlar dünyaya karşı içine kapanmak matah bir şeymiş diyenlerdenmişcesine muamele edilmeyi göze alan yiğitlerdir. Onlar bu iki iftira ve itham sağanağı altında dimdik dururken o sağanağın pusu-bulutu-bulanıklığı içinden parsayı toplamaya kilitlenmiş münafıkların ortağıymış muamelesi görmeyi göze alan yiğitlerdir. Halkçı Parti demek bu yiğitler demektir diyemediler bugünkü CHPliler. Yazık oldu.

CHP… şu önümüzdeki yerel seçimlerde bazı ilçe belediyelerinde “başkanlık” kazanacak elbet. Fakat sırf, adayı falanca kişi olduğu için ve falanca kişiler de diğer partilerin adayı olarak meydana çıkmış olduğu sayede kazanacak. Yoksa bu balık yan yüzüyor zaten suda. Ya can çekişiyor ölecek yahut kulağına kar suyu kaçmış semelek. Ama kendinde değil, o kesin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s