60. Mertsin müminsin! E hani muhsin?: demek ki yakışmıyor ettiğin.

İstanbul… Yedi Tepe Şehri. Saymacasına bakınca şehrin kuvve-yi maneviyesine dair iki özellik tebarüz ettiriyor bu tepeler. Şehrin mührü, ümera-vüzera takımının elinde olsun ve kalsın istenmiş galiba. Bu birinci özelik. İkincisi de şu ki, “bu kadar mühür yeter”. Mühür kabil tecessüme olarak sadece yedi tane külliye zikredilir ve yedisinin de banii ümeradır kezalik. Bu noktalar gerçekten tepeliktir. Fakat İstanbul’un arazisinde hem yedi taneden daha çok tepe olduğu gibi henüz boş birkaç tepesi kalmıştır ve hem külliye inşaı yedi taneyle sınırlanmıştır.

Banii şair, alim, edip, zanaatkar, besketar olan külliyelere rastlayamazsınız yani. Alçak düzlüklere yapılmış külliyeleri vardır tabi… onlar mühr-ü daim sayılsın diye takdim edilmeseler de yine ümera-vüzera takımının yaptırdığı külliyelerdir. Eyüp külliyesi gibi mesela. Evliyadan veya sahabeden şahsiyetlere hazırda yahut gıyablarında hatıra olarak isimleri tesbit edilmiş külliyelerin banileri de ümera ve vüzeradan kişilerdir. Hepsinin merkezlerinde bir cami vardır. Müştemilata dair sabit tasvirleri malumunuzdur. Burada bir daha tekrar etmeye lüzum yok.

Baniinden şaire, alime, edibe, zanaatkara, bestekara hediye-hatıra lütfedilmiş birtekcik külliyesi de yoktur İstanbul’un. Maneviyesine işbu zaviyeden “güzellik, güzelleştirmecilik” kalbedilmiş mühr-ü mimari değillerse bile bu külliyeler kaba saba değillerdir, çünkü inşa ve tezyin hizmeti şairden, alimden, edipten, zanaatkardan istenmiş ve beklenmiştir. Güzeldirler ama güzelliğinden tenkısat yapılmıştır, ta binaına niyet edildiği andan itibaren güzellikleri noksandır. Zira hiçbiri bir şairin, alimin, edibin, zanaatkarın, bestekarın adına hediye edilmiş değildirler…

Merkezinde cami kaide ittihaz edilmiş külliyeler hem yapılmaya niyet edildiğinde hem yapılırken ve hem yapıldıktan sonra “bir iskan sebebi” olması azmedilmiş binalardır, biliyorsunuz. Dolayısıyla yedi tepeli şehrin iskanını tahrik eden… yani şehrin iskan muharrikesi İslamî’dir. Bu hareketle, o merkezin etrafını teşkil eden “şeyler” de İslamî’dir. Hatta çoğunluk Mümin duruşunu, tutumunu tezahür ettirirler. Gelgelelim o hareket içinde hasen, hüsn, tahsin… nihayet Muhsin daima eksik ve zayıf kalmıştır. Elbette bir şair adıyla ve dolayısıyla hatırasıyla yahut alim ve edip ve zanaatkar ve bestekar yadıyla açılmış bir iskan mahalli yoktur İstanbul’da. Çünkü merkezinde cami kaide bellenmiş külliyeler; akl-ı selimin, zevk-i selimin, kalb-i selimin temezzüc ettiği şahsiyetlerden mahrumdurlar hep. Hele artık bu mizac-ı selase ile temayüz etmiş şahıslar baniler tarafından hizmete davet edilmez olageldikte yapılan külliyelerin ve etrafındaki yerleşmelerin… geçtik güzelleme kuvvetini haiz durmalarını “yakışık alırlıkları” bile kalmayacak derekeye düşüşleri başlamıştır. Hal-i hazır ile delilli, ispatlı.

Peki… mahallin tevellüdünde ve ibrazında “merkezinde cami olan külliyeler” ibranın amedi senedi olduğu halde vaziyet böyledir de; merkezin ibra amedi ve senedi yerine “laboratuvar, tekno-park, teknoloji okulları” getirilince o mahalden bir ihsan bir tahassün yayılmasını bekleyemeyiz elbet. Sadece bu kadar da değil: merkez kendini “fabrika” olarak ibra ediyorsa ve daha daha “alış-veriş merkezi” olarak ibra ediyorsa, aklı olan “çirkinlikten ve çirkeften başka şeyin yayılmasına ihtimal veremeyecek”tir değil mi!? Eğer artık şair, alim, edip, zanaatkar ve bestekar değil de ancak ve ancak kalıp ezberlemiş gerçekte kalpazanlar ama zahirde mimar-mühendisler yapıcı ve donatıcı diye davet ediliyor ve vazifelendiriliyorsa kepazeliğin haddi ufku da aşar gider… bir yıl, on yıl, yüz yıl değil bir gün önceki İstanbul’u ararız artık hergün. Arıyoruz da!..

Ahvalin yeniden bir tadilata ve tamirata mağlup tartışıldığı günlerdeyiz şimdilerde. Güzel olanı istiyorsak, yaptığımız herşeyden önce “yakışık almalıdır”. Şehirlerimizi yeniden inşa etmeye soyunmuş bir hükümet var amme idaresinin başında şu anda. Onun her tasarrufunda ve onun her tasarrufuna ilişkin tenkit ve tekliflerimizde evvela “mertlik” ve o sayede “mümin tutumu” şiar edinilmelidir diyorum. Aksi halde yakışık olana eremeyeceğimiz gibi muhsinden mahrumiyet devam edecek maazallah. Yukarıdaki gevezeliğim bu sebepledir.

Mert olduğu için paylaşma kavgasına girmeyen bir kişi olarak şehir hak ve sorumlulukları karşısındaki yerini seçen kişi kaçınılmazlara, oldu bittilere, nafileci kanıksamalara boyun eğmeyecektir. Bu sayede mümince iş tutacaktır zaten. Menfaatperest bu adamın karşısında ya kendini terbiye eder örnek alarak ya razı olacaktır aleme tesir eden mertle gelene. Dünkü günün insanları mert değildiler ve yakışanı yapmadılar ki onların yaptıklarının bize ihsan olarak miras kaldığına şahitlik edemiyoruz. Ey iman edenler iman ediniz emrine karşı kulakları ağırlaşmıştı menfaat çekiciyle acziyet örsü arasında dövüle işlene. Bizden etrafımıza ve yarınlarımıza “mazeret” değil ihsan yayılmalıdır değil mi? O da merkeze ne aldığımızla… faaliyet, sıfat ve zat başlıklarından nelerle merkezi teşkil ettiğimizle birinci dereceden alakalıdır kanaatimce.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s