76. Ne diyor ikisi?: hepiniz beni mesut etmeyecekseniz, yakarım!

Mazbatası halkın “iradesi”ne istinat ettirildiği için “umeranın amiri” olan Başbakan “yolsuzluk mesele değil” diyor. Mesele “paralel devlete azmedilmedir” diyor. Yolsuzluk iskandilini yakan zümre, “halka hizmet hakka hizmet”tir ilamıyla arz-ı endam ededururken itham ettiği zümreyi “işte cürm-ü meşhut” diye şimdiye değin hiç işaret etmediği halde bi’l-hassa temyiz ediyordu, tezkiye ediyordu. Yani zımnen, iskandilci zümre aslında muarızının “paralel devlete azmettiğini” ifşa ediyor. Yolsuzluk onlar için de mesele değil imiş zahir. Kaldı ki iki taraf da “hizmet için çalıştıklarını” söylüyorlar hoş. Demek ki esasen “beni saadetli, yani devletlu kılmıyorsanız hizmeti unutun” diyorlar halka.

Tarafların reisleri olan iki şahıstan biri İslam Tarihi’ne “ulema”dan, diğeri “umera”dan zat-ı meşhut yazılacaklar. Her ikisi de şimdiyecek “Rabb’in davetine icabet edebiyatı” sürdüregelmiş kişiler ayrıca. Ve fakat “yolsuzluk mesele değil” demektedirler. Yanısıra “devlete muktedir” durma rekabeti üzre imişler, ki, kendi beyanlarıyla tebarüz ettirdiler.

Durumları “lam-ı tarif”e müvellehtir. El-iktidar, el-kuvve gibi… Kim “E” yani “elif”? Kim “L” yani “lam”? Bunda anlaşamıyorlar. Anlaşmazlığı da “hizmet havucuyla arkaladıkları kalabalıklar” sayesinde sürdürebilmekteler. Elif, lam-ı tarif benzetmemizde “halife”ye tekabül ediyor. Lam ise birisinin teklifinde “şeyhü’l-islam”, diğerinin teklifinde ise “sultan” demek olur. Fakat elif’te ısrarcı olan diğerini lam’a razı edemiyor.

Düne kadar, bu iki kişinin davasından “hayırhah olan şudur” diyerek taraftar kesilenlerin çoğunluğu ve baskınları, “meselenin, aldatıcıların Allah adını suistimal etmeleri olduğunu” anlamak için daha ne tecrübe edecekler acaba? “Allah rızası için şu kişinin peşindeyim” izahı getirenler “el-iktidar”, “el-saadet”, “el-devlet” rekabetine alet edildiklerini akledemedilerse, onlar, demek ki namazlarından habersizdirler ve müstazaflara layık merhameti ummasınlar…

Allah, idrak etmeyeceklerini bile bile ve insanlara ibret olması kabilinden bu iki zevat-ı meşhutun önüne birer fırsat vermiş idi oysa. Tarihçilerin “ulema”dan tasnif edecekleri kişi “zulmü göğüslemeli” ve kaçmamalıydı. Ki teveccüh ettiği zannedilen Said-i Nursi kaçmadı. Tarihçilerin “umera”dan tasnif edecekleri kişi de Başbakan’ın bile yolsuzluk töhmeti karşısında zevahiri kurtarmaya tevessül etmediğini göstermeliydi. Şecaat arzederken, hep, hazırlamış bulunduğunu söylediği kefeniyle ne zaman çıkacaktı sanki halkın önüne… Hakk’a hizmet şiarıyla hizmet ettiğini buyurduğu halkın önüne rüştleriyle çıkmak için hangi sebebi bekliyorlar?

Halkın gönlünde kurulu “makam-ı harim”i zelil etmek rağmına istismar edenin ve halkın elinde verili “makam-ı vazife”yi zelil etmek rağmına istismar edenin birinin diğerinden farkı yok. Bu semirgenler zaten yeni değil. Fakat nisyanı yarıp çıkmış olması bakımından “yeniden” tabir edeceğimiz bir manzara var önümüzde. Arzetmek istiyorum. Kezalik, şu arizam için yordum sizi bu satıra kadar.

Biz müslümanlara hikmet ve kitap “o anda, orada” verilmiştir. Zamanı ve zemini ayrı ayrı halde verilmiş değil. Bu, biri birini ilzam etmektedir demek olur. Resulullah’ın hükmüne, onun ahlakının hikemi ve kitabi yarımlara ayrıştırılamayacağına; hükümetinin murad-ı ilahi, murad-ı insani diyerek bölünemeyeceğine itimat demektir bu. Ebubekir’in zekata muhalefet eden müslümana da zımmiyeye muhalefet eden gayr-ı müslime de savaş açması bundandır. Ömer’in müellefe-i kulübu kaldırması da bundandır. Hac ibadetinin tahrimle devamı da bundandır. Fakat biz fıtratı bir yere tabiyatı diğer yere kabul edip Arap kültürüne yönelik başka örf, Acem kültürüne yönelik başka örf, ilahiri o kültüre ya da bu kültüre göre değişik değişik örfi hukuk caizelerin delili yerine koyduk bu tecrübeleri, takdirleri, takrirleri.

Hukuku zamana-zemine bakarak keyfi hukuk, şeri hukuk şeklinde parçalamak kapısını açtık böylece. Tazir cezalarına dair içtihat çeşitlerini götüre götüre had cezalarının eğilip bükülmesine vardırdık takiben. Vazifelerin mertebelerini, vazifelilerin mertebesi meyanında telakki ederek, devlet vazifesini saadet tekellüfü kıyafetinden soyup esasen farz-ı kifaye olan muvazzafayı/mevazifeyi “sicil kıyafetine” soktuk. Ve vazifelileri birbirine memur olmak zaafına yem ettik. Usül sıhhati gözetilmeyince bidatlerin önünü almak kabil değildir.

Tarihçiler yazmışlar. Duruyor eserleri. Hukuk müdafaası hikmetin, adalet gayreti kitabın vazının sebeb-i hayatıdır. Umeranın ayağını denk attırmak için başların şu bir başa bağı isteniyorken “bir baş” olanın şeriate bağlı kalmasını sağlamayı gözetmek şarttır. Örfi-şeri ayırımına itiraz edenler mesabesinde ve şeriate bağın sıhhatine dair “asılları” usüller şeklinde tebeyyün ettirmeleri manasında saydığımız isimler vardır o eserlerde. Ebu Hanife mesela. Ve niceleri. Ümmetin gönlünde kurulu “makam-ı harim” işte o kişileri mazrufen telaffuz ettiğimiz “ulema” ıstılahıyla maruftur. Hiçbir resmi vazifenin onlara teklif edilmesi ne gerekir ne de onlar talibidir. Ecrini Allah’tan arayarak ifa edegelinen farz-ı kifayelerin bu şubesini zuhura getiren nezile özetle böyledir.

Makam-ı harimi iğfal edenler çok çok sonra meydana çıkmadılar. O makamın ilk namzetleri arasından çıktılar hem de. İmam Yusuf mesela. İmam falan imam filan… Emiranın bizzat kendileri “dava mercii” idi o vakitlerde. Hassaten dava nazırları istihdam etmek emirin ihtiyarında idi. Cevaz’a, tazmin’e, ceza’ya, sulh’a müracaat eden ahali için cevap veren, karar kesen bir müstakil müessese zamanla şekillenip yerleşti tabi. Kadı, muhtesip, kethüda vs. Yani ale’l-icap mahkemeler birer resmi makama dönüştüler elbet. Buralara atanan kişiler vasatın üstünde… en azından vasatta bir ilmi haiz olanlar arasından seçilegeldi. Fakat ulema bu mevkie azmi olmayan yani icaza için değil fetva için temaslara açık duran kişi oldu hep. Resmiyete girmedi. Hikmetin adamı oldular ama hükümetin asla. Kitabın adamı oldular ama kasabın asla. Bu inceliği tahrif edenler, evvela, zaten bir seyr ü süluk olmakla intaç eden ilmiye ortamının yani muvacehesinin müsebbibi fasık amirler idi. Yine onlar ya muvazaalı alim ya memur alim tutmayı araştırdılar daima. Başardılar da. Ya onları baş kadı atadılar altlarına maaş karşılığı ya da iltifatlı müftü tuttular yanlarında aşikar hürmet, himmet ve ihsan karşılığı.

Şeyhü’l-islam’lık makamı “resmi müftü”lüğün ta kendisidir mesela. Maşeri vicdan, milli vicdan işte tam da bu güya ulema eliyle gaspedilmiş, kalenin anahtarı içinden gönderilmiştir kuşatmacıya.

Gelişi “düzgün” olmayan, ona bile isteye yüz ışıtıldığı sayede halife oturmuştur başımıza daima. Gidişiyle beraber nice düzgünlükleri ve düzgünleri de götürür peşinden. Ve gün olur “gelişi ancak gidişinden anlaşılan kişileri tecrübe eder eder düşeriz”. Hatta hiçbir gidişten bile gelişleri anlayabilemezliğe batarız.

Ve’l-hasılı kelam, müstazaflığın tahrifi başımızın belasıdır. Hilekar, heveskar, zulümkarların karşısında elimizde sadece ve sadece “fakrımız fahrımızdır” diyerek atan yüreğimiz vardır. İnşallah ancak bu kertede “en güç olanı anlatabileceğiz yeniden şehre”. Ve “bir tekcik işi düzgün yapmak sayesinde başarılabilecek kadar” da kolaydır bataktan çıkmamız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s