83. Bir senet bir amed: şehir istinat, insan itimat.

Bir işin önce hak ve neticesinin hayırlı olduğuna inanılmasına bakılır. Bu ümit dediğimiz şeydir çoğunluk. İnanarak istemek. Niyet etmek ve işlemek ikinci sıradadır. “Hani niyetlenen, hani işleyen! Bana mı kalmış ümit beslemek, ümit gütmek?” Böyle söyleyene ma nahnu ileyh ümitsiz değil, hatta muarız demek gerek. Mümkünü ve cariyi/vakiyi tercih ettiği için bir imkanın ümide bir ümidin imkana tebdilini istemiyordur. Onun istediği başka şeydir.

Ümit edince olur. Olmuyorsa ümit edeni yoktur. Bu hükmümüz risalet esnasındaki ve Resulullah’ın irtihalinden hemen sonraki hadiselerden ispatlıdır.

Hatırlayalım. Ficar Savaşları olmuştur risaletten önce. Hatta Resulullah’ın tebliğle vazifelendirilmesinden önce sağlığında olmuştur bir örneği. Ve Hz. Muhammed de katılmış, taraf durmuştur bir meselede. Savaşmıştır. Zayıf iseler de değilseler de zulme, hileye, gasba karşı duran tarafa ehl-i silah deniyor Arap kültüründe. Bunların tutumlarını da hılfu’l-fudul tavsif ediyor Araplar.

Fakat bu tarafgirlikler daimi müesseseleşemiyor. Mevzi ve muvakkat kalıyor. En fazlası, müelliflerinin ömürleri kadar sürüyor. En uzun sürdüğü bilineni Ehabiş ismiyle maruf. Bir birlik. Bunun, arkasında kan bağı da vardı, iktidar hırsı ittifakı da vardı diye teşhis edip, pek öyle “hakkı tercih” hareketi sayılmayacağını iddia edenler var. (Ehabiş: Hz. Muhammed’in dedelerinden Kusay’ın Mekke Emiri olmak için giriştiği mücadelede onu destekleyenlerin ahitleşmesiyle oluşmuş bir ittifaktır. Sonrasındaki zamanlarda yaşanan ficar savaşlarında, hep, aşırı gidenlere karşı faaliyet gösteren kimseler tarafından; tarafsız kalanların “hani siz Ehabiş azalarının çocukları değil miydiniz” muahezesiyle hatıra getirilmiştir.) Hakikatine ve hayrına inanıldığı için değil ve fakat çoğunca “bu iş tutar” hesabına güvenildiği için serdedilen şecaatlerden haberdarız yani…

Cehde değil de sonuçlandırmaya merbut tutumlara tabi bir ulviyet telakkisinden çok daha makbul; insan olan insana kıvanç duyurup hakkın yerini bulmasında katkı vermek lezzetini tatmışken onu kaybetmek istemeyen bir nesil doğurdu risalet. Hubşiyet, Risaleti tebellüğ etmekliğimizin yanından bile geçemezmiş! Murahhaslarının adları ve kabileleriyle (lider adları ve tayfalarıyla) zaman zaman ancak gündem edilir dirilikte olan Ehabiş nedir ki Risalet’in yanında? İnsanın terbiyesi sünnet-i seniyyeyi tebellüğ üzerinden inkılap yaşar ancak.

Allah rızası için harekete geçenlere ve o ilk hareketten (risaletten) mütevellit gayreti besleyenlere sadece ve sadece “inanırsan olur, sabredersen olur, hayrı hakkı tutarsan olur ancak” diyenlere, ümit; vasf-ı eşref değilse emniyet olmaz kat’iyetle. Resulullah’ın terbiyesi ve O’nunla birlikte yürümeklik mirası, bize, vekayii ile ders olmadı mı diye kendine telkin veren, kendini teskin eden neslin verasetini sürdürerek ihya etmek lazım ümidi. [Resulullah’ın irtihalinin akabinde irtidat keşmekeşine garkolmuştu ümmet. Bir çok gayr-ı müslim o irtidat edenlere karşı durmak için müslümanlarla birlikte hareket ettiler. Özellikle Yemen’deki irtidat vekayii çok manidardır. Yemen’e Araplar’ın üstüne sonradan gelmiş işgalci-efendi Persler’in artıkları olan ve çok azı müslim Asbaz’lardan kişiler, irtidat eden yerli-Araplar’a şöylece karşı durmuşlar idi: “Beşer keyfine ve zamanın öğütmesine maruz bir çürük cemahiriye devrini mi getirmeye çalışıyorsunuz, o devrin ünsiyet tenbihlerine kalsak bir izdihamdan başka bir izdihama sürüklenip gideceğiz, Muhammed fitneci demiştiniz ama getirdiği ünsiyet sizin hortlatmaya kalkıştığınız ünsiyetten ala olduğunu ispat ettiği halde, O’nun mirasından başka hayırlı bir şeria mı getireceksiniz! Şu çıkardığınız izdihamı berhava edecek ne teklif ediyorsunuz yani!” Muratları hilafına mürtedler, birçok Asbaz’ın İslam’a girmesine vesile olmuşlardı.]

Şimdiki günler ile geşmişteki günler “fiiler” bakımından sadece emsal-akran günlerdir. İtiraz aynı itiraz. Ne diyorlar?: Nemize Gerek Kur’an! Salih amel üzereyiz zaten!

Fi’l-hal böyle söyleyen eşhas Kur’an’ın nüzulü esnasında da Resulullah’ın irtihalinden sonra da mevcut. Fi’l-kelam izhar ettikleri için, Resulullah’a, onların kafir olduklarını haber veriyor Allah. Resulullah’a şehadet etmediklerini onların inkarda yahut sükutta olmaları belli ediyor. Sükuttakilerin durumunu “kalplerinde mücadele” ettiklerine, tefekkür cehdi içinde bulunduklarına yoruyor Resulullah.

Hz. Muhammed’in böyle bir mütalaası olduğuna, mesela Necaşi ile münasebeti delalet eder. Ümmetinin de ehl-i kitabı ve müşriği böyle kaale alması sünnet-i seniyyeyi tebellüğün şartıdır.

Gerek Hz. Muhammed’in sağlığında gerek bugünkü günde vahye mülaki herhangi insan makul süre zarfında bu cehdi verecekti, verecektir elbet. Bu süre kişiden kişiye değişir ve sadece Allah’ın elindedir.

Ümidin rahmi salih ameldir. Her salih, ümitvardır. Ancak ümitvar kişi salihan olmaya namzettir. Ümitli kişiden ümitli olmamız için o kişiden salih amel sadır olduğunu görmek lazım. Salih amel diyoruz.

Azıcık daha tutun gözlerinizi bu yazıda. Ve salih amel ile ümit ilişkisine dair mütalaamı arzedeyim.

Salih amel diyoruz. Amelin güzeli. Amelin güzelinden çirkininden bahis açmak evvela o amele şahit olmayı gerektiriyor. Bugünkü günde ameller makinalara terkedilmiştir. Bugünkü günde ameller sistemlere terkedilmiştir. Aletin ve tezgahın makinaya terkedilmesi ve aynı sıra nizamın ve tertilin sisteme terkedilmesi sanat, tertip ve usül dairesindeki bütün faaliyetlerin nihaline yol açmıştır. İnsana edineceği hiçbir terbiye mecraı kalmamasını intaç etmiştir. “İşte, halde yetişmek” imkanı berhava olmuştur. İşin cezbesi de cerbesi de tenbih ve melekenin insana değil makinaya intikaline yarıyor! Oysa makine ne cezbeye gelir ne cerbeder. Dolayısıyla makine tenbih tutmaz meleke edinmez.

Bilginin, nasihatin ezberlerden ve ilamatlardan başka intikali vaki değil bugün. Bu yoldan intikal kafi midir? Bir yere kadar kafidir belki. Ve çok az sayıdaki mecrada bu intikal yoluyla yetinebilinir. Zira tecrübeden karinesiz ezberlere kaydedilen tenbihlerin isabet edeceğini kabul etmek abestir. Bu türden müktesebat makinalaşmaya ve tertibata riayet eden kişinin ancak tesadüfle gözlem yapmasından ve bu gözlemi ezberlemesinden ibaret kalır. Tabiatın hareketlerinden şahit olduklarımız mesela, bizi terbiye mi eder! Sadece gözlemle örnek alınan içtimai hareketler de bizi terbiye etmez. Çünkü nüfuz noksanı ile malül bir terbiye yoludur o. Sadece gözlemlediğimiz sayede katılınan hareketlere macera demekteyiz. Macera ile tecrübe arasında ise dağlar kadar fark var.

Hayatının hiçbir veçhesinde meşgul olmadığı meselelere bütünüyle farazi ve sadece farazi bilgilenmiş olarak dalan insanlardan geçilmiyor dünyada. Sonuçta “tek mahalde ve tek kumandada kesif” işleyen biri olup çıkıyor insan. Makine gibi. İşte burada insan, ulviyelere yükselmiş olmuyor. Bilakis o insan hayvan derekesine düşmüş demektir. Dolap beygiri tam da böyledir. Bir insanın dolap çatması, ona bir beygir koşması ve bunu kendi halinde işlemeye oturtması nasıl birşeydir mesela bunu tetkik edip ve bu tetkikten istihale yapıp zatımızın bir hayvan gibi mi yoksa bir insan gibi mi olduğuna dair benzetmeler çıkaralım.

Dolap beygiri çatma işi bir zanaattir. Zira kişioğlu beygir tutacaktır; yılkıdan ya da damızlıktan yetiştirecektir, dolaba alıştıracaktır, onu suvarıp yiyirip tımar edecektir. Dolabın kerestesini becerecektir; keresteliğe uygun ağaç seçecektir, o ağacı gözüne kestirip kollayacaktır, doğrayacaktır. Bütün bu iki iş için alet edevat, koşum, takım, tezgah edinecektir. Dahası şu müstahzar ve hizmet için başka başka insanların başka zaman ve yerde tedarikçi tutulması icabedecektir. Şu hizmet için şu imalat için o insanların, bizim şu dolap sahibinin ihtiyarına merbut olmaları şart da değildir hem. Özerk emellenmelerin ve özel müktesebatın güdümsüzlük cilvesinden hasıl bir katışması yetişir kezalik. Peki, şimdi böyle mi ya! Elimizi yıkadığımız su için bir tesisata elimizi uzatmak kafi. İbrikçisi hazır ve nazır bir sultan bile hâlâ insan oysa. Hizmetine bakan ve tedariğine koşan bir insanla münasebeti var en azından. Biz ise bugün hem harcanacak enerjinin hem işin hem mahsulün hem faydanın isalinden habersiziz ve o dolabın müstahzarından ibaretiz. Gayesinin ve yapılışının gayrısındayız.

Bir amelin makbul amel olması o amelin ihata ettiği ve talikatında meskün nasibetlerden naşidir. Failine de müşterisine de akseden, sirayet eden ikbal o amelle halvetten hasıl olur. Su ile çalışan, suda çalışan, suyu çalışan su ile hemdem olmaz elbet. Neticede su ile insan başka iki şeydir. Fakat hemhal olur. Suyun keyfiyeti ile insanın ihtiyarı bir münasebete girer ve her iki mahlukun sırları birbirini tefcir eder. Hatta tefsir eder. İnsan itaat-aceze arasını tayin edecek karinelere muttali olur böylece mesela. İnsan hangi hazinesinin tabından yahut fıtratından geldiğini; o uğraşısındaki… mesela sudaki veya beygirdeki tezahürlerden talim eder. Veya hezimesinin. Yani insanoğlu hasletlerini ve azmiyesini sokma, takma, bakma akılla değil yapma, görme akılla edinir.

Dolap beygiri mecazından ne gibi benzetmeler öğrendik?

Bir amelin güzel amel olması o amelin ihata ettiği ve talikatında meskün nasibetlerden naşidir. Failine de müşterisine de akseden, sirayet eden güzellik o amelle halvetten hasıl olur. İnsan ile çalışan, insana çalışan, insanı çalışan o insanla hemdem olmaz elbet. Neticede şu insan ile bu insan başkadırlar. Fakat hemhal olurlar. Bir insanın keyfiyeti ile başka bir insanın ihtiyarı bir münasebete girer ve her iki mahlukun sırları birbirini tefcir eder. Hatta tefsir eder. İnsanlar itaat-aceze arasını tayin edecek karinelere beşeri, siyasi, mesleki ameliyenin içinde iseler muttali olurlar.

Kendini sistemlere ve makinalara müstahzar ettirmiş bir insandan güzel amel sadır olmaz. Çünkü o insandan hiçbir amel sadır olmuyordur. Ne ihtiyacın için ne haysiyetin için çalışıyorsun, bir de tutmuş ümit bahşettiğini iddia ediyorsun. Olmaz. Senin, insanı dolaba koşan kişiyle tek bir benzerliğin var: O da sen de hayvandan aşağısınız. Senin, insanı dolaba koşan kişiyle tek bir farkın var: O kurnaz sen ahmaksın.

Alet, tezgah ve cihazları sisteme ve makinaya dönüştürmüş bir insandan da güzel amel sadır olmaz. Çünkü o insan, insanla olan ilişkisinde özerk emellenmeyi ve özeli “mühim” makamdan indirmiştir. İnsanı cemadat derekesine itmiştir. İhtiyacı için değil iktidarı ve istekleri için çalışıyordur. Onun, dolaba koştuğu kişiye benzer tek bir yönü vardır: İkisi de ezberlerine mahpustur. Onun dolaba koştuğu kişiyle arasında tek bir fark vardır: Koşanın kaybedecek çok şeyi vardır, koşulanın ise sadece korkusu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s