İşte sorun, sorun işte

Ama İstanbul tam bir kârhanedir, hiçbir zaman İslambol olmamıştır, fethedilmemiştir. Fetih için gelen sahabelerden, tabilerden ve tabilerinden daha dun bir hemşehriyiz bugün sadece burada.

Müslüman şehri kârhane değildir.

Çünkü laik yoktur o şehirde, çünkü ruhban yoktur o şehirde. Din bir teşkilat değildir müslümana. Galip zannın aksine; müslüman şehrinde, laik hiçbir zaman rahat edemez. Ruhbanı olmayan, teşkilatı olmayan bir din bilmez laik dediğin çünkü. Unique değil unity olarak yaşamaktan başka bir bildiği yoktur zaten acizin. Bir parantez açın: Ateist kişinin en rahat edeceği şehrin laiklerin şehri olduğu zannı yaygındır. Aksine ateist, müslüman şehrinden başka yerde rahat edemez. Hatta ateistlerin şehrinde bile. Bu parantezi kapatın.

Bugün yeryüzünde bi’tek tane bile müslüman şehri yoktur. Bütün ahalisi müslimlerden ibaret olan şehirler var, var ama onlar laiklerin şehridir. Ve sıkı durun… İstanbul islamı bol, hıristiyanı bol, paganı bol şehir olduruldu vakıa, tarihle mukayyet fakat hiçbir zaman müslüman şehri olmadı. Her zaman bir laik şehri idi. Laik şehirde diyanetin, müftünün, kardinalin, piskoposun, hahamın işi ne diyen ne dediğini bilmiyor yani…

Ben laik değilim sözü üstüne; müftülük, başmüftülük, diyanet riyaseti kaldırılsın diyenler eğer ne dediklerini biliyorlarsa doğru söylediğini teyit ediyorum, tasdik ediyorum. Ama, içinde şu kürsüsü şu dairesi de açılsın mezheplere, meşreplere inhisaren diyenler velevki ne dediklerini bilmesinler yine de laikliğe münasip söylemiş oluyorlar.

İmam-ı Azam, baş imamlığı yani kadılığı… yani resmi müftülüğü… yani şeyhü’l-islamlığı reddettiği için Büyük Bir Önder’dir. Yezid’den beri yani o tıynetin diyanet teşkilatlarına boyun eğildiğinden beri İslam ruhbanlaşmıştır. Ve bu cebre razı her neresi varsa müslüman şehri diye anılan onların hepsi laiklerindir, fetihleri bir masaldır esasen; bir tebdil… tadilat ve tahvilat bile değil ancak tebdilat yaşamış yerlerdir onlar. Eskiden olduğu gibi olmuş bir şeydir yani o şehrin başına gelen islam kisvesinde. Müslüman şehri değildirler.

Bir ruhban üzerinden yahut bir ruhban tarafından sevk ve idare edilen yerdeki nizaların çarelerinin başı ruhbanın def’idir. Aksi halde her ruhbanın ve maiyetinin, mensubunun tahtlarındaki cemaati bahane ve tahrik ederek “hak kılıfında” niza çıkaracağından şüpheniz olmasın. Hal-i hazır gibi. Gerek ruhbanın gerek ruhban teçhizatlı laikin, yakışıklı şeyler diye önerdikleri bile görünür zamandan da görünmez zamandan da hep anlaşılmıştır ki “Hz. İnsan’a taarruz ve tagallüb hükmünde tekellüfler” olagelmektedir.

Yani ruhbanlık makamlarını kaldırmadıktan, aksine onlarla iş tutmaya devam ettikten sonra şehremini ve şehremiri hangi dindenim dese hatta dinsizim dese meğer, yine diğer bir dindenim diyenin çıkar ve pazarlama kavgası nihayet bulmayacak. Kaldı ki zaten ruhbanları yerinde tutan adam olduğu için onu destekleyen klerik’ler ve laik’ler sayesinde gelmiştir şehreminliğine, şehremirliğine. O yere şehir de diyemezsiniz. Ancak çıkarhane’dir, çıkardiyar’dır oralar. Kârhane yani.

Bir müslüman şehir kârhane değildir elbet. Bunu bir müslümanın bilmemesi muhaldir. Lakin o müslümana bir şey yutturulması da mütemadiyen ve çoğunluk icrai muhtemeldir: Şehir diye kârhaneleri müslümana yuttururlar müslümana hep. Unutmayın ilk başlarda İbrahimiler de Museviler de İseviler de müslüman. Müslüman ahmaklığına doyamadı ama Allah hiç yorulmadı.

Şu halde… laikleri için ruhbanlarının, ruhbanları için laiklerinin dayanışmasına “canalıcı yerden” bir örnek göstermemi bekleyeceksiniz. Size, en sadelerinden bir tanesini karine olarak ileri süreceğim. Hem de Türkiye’den getireceğim karinemi. Laikliğin bir can simidi gibi pazarlandığı ve etrafına da laikliği pazarlaması vazifesine koşulmuş ülkeden.

Denemesi bedava imiş Türkiye’de gösterildi dünyaya zaten yakın geçmişte: bütün ekalliyetler ruhbanların rütbeleri tahkir ve tezyif edilmediği sürece ilmihal tedrisatının bile ellerinden alınmasına itiraz etmediler. Bu tenkısatı dert edenler onların ruhbanlarıydı, onlar da madem elinize alacaksınız o zaman tatil ediyoruz din derslerimizi dediler okullarını kapatarak, hükümete. Cemaatlerinden hiçbir itiraz gelmezdi, gelmedi de… çünkü cemaat; laiktir, klerik değil ki niye dert etsin!? Klerikler laiklerini ayartabilirlerdi belki ama hangi hazıra dayanarak! Üstelik son ayartmalardan arta kalan azıcık itibarı da riske atmanın alemi yoktu.

Müslimlerin tevhid-i tedrisata muhalefetleri ve hatta muarezeleri olduğu yolunda çalınan davula bakıp da aldanmayın. Müslümanların başına beline çöreklenmiş (ama gayr-ı müslimlerdeki durumların aksine tescil, tahkim, zabt yetkileri resmi olmadığı için “ahaliden bir muhterem” iltifatlarına mazhariyetle vaziyeti kurtararak) gemisini bir klerikten daha daha âlâ seviyede yürüten ruhbanlardı o gürültüyü çıkaranlar.

Ama kavga etmemek için durumu sineye çekmekten başka bir yol, mesela bir pazarlık yolu olmadığı gibi dünkü sivillik kıyafetinde sakladıkları ruhbanlıkları ortaya çıkmasın diye memuriyete de yürüyemediler. Ne yaptılar, milleti ayarttılar. Bunu sağlamak için “kanaatine itibar edilen” eşhasa yani kendilerine; hakaret edilmesini, zulmedilmesini hem gözlediler hem tahrik ettiler. Eğer ekalliyetlerin ruhbanlarına da aynı hakaret vuku bulsa hasıl edilseydi (ki yapılanlar savaş suçu mailinde yedirilebiliniyordu) gayr-ı müslim ehl-i kitap ahalisinden zuhredecek direnç karşılıklı şiddet doğururdu. Bunu hükümet de istemezdi. Bu izahları size bezginlik getirmek için yapmıyorum tabi. Aslında sözüm “kârhane yani” ifademle bitmişti. Cemaat içi dayanışma örneği olarak Laik-Klerik ilişkisinden canalıcı örnek almak için okuyorsunuz bu satırları şimdi.

Müslüman ahalinin tevhid-i tedrisata itirazı din elden gidiyor diye yahut bir resmi memurin ruhbanlığı getiriliyor diye olmadı. Bi’l-akis gizli ruhbanlığa sitayişleri ve o ruhban-ı batnilerin kendilerine çektikleri tahkir ve tezyife tahammül göstermedikleri yüzündendir. Tedhişe varmadı çünkü diyanet riyaseti ve onu intisab eden memuran var idi. Diyanet riyasetinin kalkışma engelleyici bir şey yapması da gerekmiyordu. Teşkilatını kurması ve işletmesi yetiyordu. Yetti de. Çünkü hem muamelat hem ibadet rehberliği hizmeti alınabiliyordu hem de bir ruhaniyet. Zira ruhan-ı batnilere davranmıyordu “diyanet görevlileri”.

Kulun Şehri – Şehrin Kulu

HA ŞEYTAN HA APTAL HA HÖDÜK

Bunların hepsi bir tür insan. Karakteristik yani. Bu kadar değil ama. Bir de ‘kul’ var. Bütün dünya o üçüyle dolu olsa ve hatta mahşer… ki kabil değil; yine de bir tekcik kul etmez topu.

Abartılmış mukayese, mukayesenin en abartılmışı böyle olurdu zahir. Hayır. Tam da bu gerçeği yaşıyoruz işte şu vakitler. Bir kul ki başka bir kula rastlayabilirliği normal şartlar altında kim bilir kaç ufuk çizgisi ötesinde mümkün ise; bir kul ki normal şartlar altında yaşadığı sürece bir benzeriyle tanış olabilirliği ancak ömründe bir kere mümkün ise; o kul, mahşerde bir tekcik mesabesinde değil midir? Yani etraf şeytanlarla, aptallarla ve hödüklerle dolu demektir bu.

Muşahhasa bağlantısı askıda bırakılmış söz olmaz. Oluyorsa laf ola beri gele denir o halde. Fakat hangi birimiz yukarıdaki karakteristiklerden hangisini üzerimize alıyoruz, arayalım mı cevabı? İnsan oluşuna kulluğu, şeytanlığı ve aynı sıra fert oluşuna aptallığı, hödüklüğü yakıştıranına rastlayabiliniyor mu? Hayır.

Kulum ben diyene bakıyoruz ve kime kulluk ettiği onun hödüklüğünü gösteriyor esasta. Şeytanlığını ve aptallığını zaten lisan-ı haldinden keşfedebiliriz ki, o insanın birkaç fiiline bakıyoruz ve esasta ancak akılla işlenebilinir hatalarını, eşkiyalığını, haramîliğini görüyoruz. Hödüğe ise hiç “hey ne yapıyorsun sen” demeye değmez. Bir insanda hatasını kabul, telafi, tamir, tövbe görüyor isek dilinden ve halinden… güzelini ihya, ikmal ve muhafaza gayreti de yanı sıra tebarüz ediyorsa zatından; işte her neresi ise ora bir kulla karşılaştığımız yerdeyiz demektir.

Cevap arıyoruz ya, bakalım: Yaşadığımız yer, bu tür karşılaşmaların yaşandığı bir yer midir? Kalıcı olsun diye ve hâlâ yaşatılan her ne çeşit olursa olsun insan müdahalesi ve yapması varid bulunan şeylerin aralığı on metreden ve bir dakikadan kısa yerleştiği şehrin nüfusu 20 milyona çoğalmışsa… orada ‘abdullah’a rastlanabilinir mi, Allah Aşkına!

Fakat o yer şeytanların, aptalların ve hödüklerin yapıp ettiklerinin şehr bulduğu yer demektir kat’iyetle. Ve şehir durup dururken o hale gelmemiştir, ne olupturken o hale gelmiştir, bellidir!

Kulun korkusu, kulun umudu, kulun pazarı, kulun işi, kulun parası, kulun açlığı, kulun tokluğu, kulun devleti, kulun seyahati, kulun evi, kulun sokağı, kulun derdi, kulun nizamı, kulun savaşı, kulun barışı, kulun terbiyesi, kulun idaresi, kulun mahallesi, kulun teşkilatı, ilahiri yoktur o şehirde. Hatta kulun suyu, kulun aşı, kulun iklimi bulunamaz o şehirde. Tam tersi vardır. Bundan kelli kulun taşrası da olabilemez. Kulun ormanı, kulun denizi, kulun enerjisi, kulun gölü, ilahiri kulun çevresi keza.

Elbet bu yüzden çevrenin kulu olur. Taşranın kulu, yazın kulu, kışın kulu, iklimin kulu, aşın kulu, suyun kulu yani. Teşkilatın kulu, mahallenin kulu, idarenin kulu, terbiyenin kulu, barışın kulu, savaşın kulu, nizamın kulu, derdin kulu, sokağın kulu, evin kulu, nakliyenin kulu, devletin kulu, tokluğun kulu, açlığın kulu, paranın kulu, işin kulu, pazarın kulu, umudun kulu, korkunun kulu gelük kaluktur artık. Kulun iletişimi yerine iletişimin kulu mesela. Kulun borcu yerine borcun kulu. Dahası… kulun vazifeleri ve sorumluluğu yerine vazife ve sorumluluğun kulu.

Yani kulun icapları yahut icaplara kulluk; ayak başa baş ayağa karışmış olur çıkar karşımıza her halde. Medine medine dediğimiz bu mudur nihayette arkadaş!? Bilakis o yer şeytanların, aptalların hödüklerin gıda, menfaat, keyf, hırs çevriminin-zincirinin süregeldiği bir habitattır sadece. Orada kul bendeden tefrik edilemez.

KUL BELLEMEK KULU BELEMEK

İradenin rehne bırakılmadığı, irade rehinciliğinin işleyebilemediği bir yurt; “işin mi yok kardeşim” muahezesini ne kendine ne bir diğerine reva görmeyen insanların yaşadığı yerdir ora. O sayede yaşanabilinen, yaşayabilen kılınan yer. Kur emsal her kimsenin kalın enseli olmasına azmedildiği; Atlas emsal bi’ dünya işi kendi sırtlanmış insanların kurduğu; insan öğüten azimet değirmenliği midir o yer?

Aksine, kulun kulu belediği surette bir belde edilen yerdir ora. Her bir ferdinin birbirini kul bellediği minval ve mevridde mütemadiyen iyi, güzel ve doğrunun rahmıdır ora.

Eğer şimdi zihninizde ‘animist’ belirdiyse yahut ‘idealist’… anlaşmamız kuvvetle muhtemeldir. Fakat çapaksız, pürüzsüz, tıkır tıkır bir fayda, yakışık, gerçek arzeden sosyal düzenden bahsettiğimi düşünüyorsanız anlaşmamız çok zayıf bir ihtimaldir. Her hal ve kârda yine anlaşabileceğimize dair bir ümit var. Çünkü çapaklı, pürüzlü, takır tukur bile olsa bir sosyal düzenden bahsediyorum. Ve çünkü alayla karşılansa bile biraz animist biraz idealist bir hayattan bahsettiğimizi anlayabiliyorsunuz.

Aynılaşma aradığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü herbirimiz ya farklıyız yahut değişik. İşte bu yüzden ‘anlaşmak’ daima muhtemeldir. Daima muhtemel olana çoğu kere mümkün ve bazen de imkan deriz değil mi. Aynılaşmak bir yerde anlaşmak bir yerde. Biri şöyle birşeydir ve dolayısıyla diğeri öyle birşey olmadığı için böyle birşeydir diyerek laf ebeliği sahnelemeyeceğim. Alıştınız belki çoğunuz o türden sahnelerden bir hisse aramaya, kapmaya.

Tam bir sosyal düzen biri diğerine kapalı veya sadece bir iki kapı ile açılabilen çok sayıda başka sosyal düzenleri iltizam eder. İnsanların hayatlarından dem vurduğunuz halde insanlık hayatından bahsedebilinemez netice çıkarmak istiyorsanız, insanlarınıza bir ‘tam sosyal düzen’ önermeniz iktiza eder. Bazı başka sosyal düzenlere geçmemeye tahammülü izah edemeyeceğiniz için de o düzeninize geçitler kuracaksınızdır. Ama ‘kapı’lı geçitler. Adı üstünde ‘açı’ değil, ‘kapı’. Kapılı… kapalı yani.

Animist veya idealistin hayatı ise, içinde insana ancak lütfen yer verilen bir hayat olur. Hatta insanı bulunmayan bir hayattır o. Görünüşte insan, ama beşeriyeti ondan çekilip sıyırılmış bir insanlı hayat.

Tam bir sosyal düzen ve animist veya idealist hayatı ‘aynılaşmanın’ ta kendisidir. Tabir-i diğer yansıtmak. Ama biz ‘anlaşmak’tan bahsediyoruz. İşte bulanıklığı gideren ecza misali bahsin sadedi bu yüzden ‘kulluktadır’. Aynılaşmak ‘icaplara kulluk’ iken anlaşmak ‘kul icabıdır’.

Sosyal düzeni ya da animizmi ve idealizmi açıklarken söze gelecek iyi, güzel, doğru maksat ve meramlar ancak ve ancak icaplara kulluğu murad eden, iddia eden hükmündedir. Kötü, çirkin, yanlış maksat ve meramlar bile aynılaşma lügatini kullanır. Netice onlar da icaplara kulluğu amirdirler.

‘Hepimiz’ ‘birer’ ‘kuluz’. Ama kulluğun bir parçası, birer unsuru değiliz. Kul icaplarına istinaden izah getireceğimiz iyi, güzel, doğru… işte sadece o zeminden türeyen iyi, güzel ve doğru; hak, haysiyet ve hikmeti, adl ve namus ve iffeti mücmeldir, mühmeldir. Bunda anlaşabileceğimiz için irademizi hiçbir icaba rehnetmek gerekmeyecektir, hatta rehnedişin çirkinliği meydana çıkacaktır. Hangi nehiyden gaile içine girsek ‘işin mi yok senin kardeşim’ iteklemesine o sayede uğramayacağımızdan emin oluruz. Hangi maruftan gaile içine girsek de öyle olacaktır.

Olmaz olmaz dememeli, bir kerecik dahi olmuş ise, olmuş hiç olmayacak olmaz.

Ahalisi tarafından kurulmuş şehirler.

Böyle şehirler “esatirlerde”, “eskilerin masallarında” kaldı. Bir şehir kim tarafından kurulmuş olursa olsun, bir seferde ve bir seferlik kurulukalan şeylerden değildir. Mütemadiyen kuruluverilen bir şeydir şehir. Belki bin yıldan fazla zamandan beri ilkin ahalisi tarafından kurulmuş şehir yok artık tarihte. Bir otoritenin… çoğunluk despot ve tiran şahsiyetlerin kurdurduğu, mütemadiyen kuruluverilmesine de yine onların vaziyet ettiği şehirler var hatta modern sariyetinden bu yana.

Geçende (24 Şubat 2015’te) “şehrin insan psikolojisine etkisi” üzerine konuşulduğuna şahit oldum. “Ahalisi tarafından kurulmamış bir şehirde psikolojik bozulmalardan bahsetmek o şehri kuran otoriteyi itham demek olur, değil mi?” suali uyandı zihnimde. Psikopat türlerden biri haline büründürüyorsa, şehir, ahalisini; demek ki o şehir güvensiz bir mahaldir muhakkak. Fakat burada bir tezat hasıl olmuştur bariz. Zira şehir güvensiz olmakla şehirlikten çıkmıştır.

“Hem şehir hem güvensiz” ise bir yer, o yer nemize ne şeydir acaba! Belli ki ahalisi için hayırhah değildir. Şehrin mütemadiyen kuruluverilen bir niteliği var, ama bu nitelik büyümesiyle, genişletilmesiyle, kalabalıklaşmasıyla, göğe doğru yükselmesiyle, tabiata karşı saldırgan ve atılgan akıncılar edinmesiyle eş tutuluyor. Güvensizlik mehazları ise işbu vaki niteliğiyle eş zamanlı üstelik. Bunu mukabil yine de Türkiye’de 30 tane büyükşehir kuruludur. Yakın geçmişe kadar ise 16 taneydiler.

Büyüdükçe ahalisini güvensiz, tedirgin, kaygılı kılan şehir güven, sürur, rahat arayan kişiyi küçük şehre özendiriyor. Ama o kişi ne küçük şehre göçüyor ne de ikamet ettiği büyükşehrin büyümesini durduracak tutuma meylediyor.

Yani meçhul bir bahtsız (…bahtsızın ta kendisi olduğundan habersiz) olarak şehrin mukimleri, kendi psikopatolojik ahvallerinin de mücrimleridirler. Ahalisi, ahalisi tarafından vurulmuş şehirlerde oturuyor, lakin faturayı hiçbiri de kendine kesmiyor. Suç kendisinin, ama mahkemenin avukatı da o kendi. Daha fenası şikayetçi kişi de kendisi, ama kendinden şikayetçi olduğunun farkında değil. Mahkemenin hakimi ise en az kendisi kadar suçlu olan bir benzer hemşehrisi ki, mücrimi şehirden sürgün edecek hükmü vermeye hiçbirinin dili dönmeyecek.

Bir farz akla gelirken muhalin çaresizliğine garkolmak örneğini tebarüz ettirebildim mi? Öyle sanıyorum. Tamamen tabiatın bağrında bir yeri yurt tutma azmi uyandırmak kabil midir bu çağda? Bu sual ne kadar “hayır” cevabını müstehak ise en az o kadar da şu sual “hayır” cevabını muciptir: “Tamamen temize çeken bir tefride davet açarak hal-i hazırı tövbekar kılmak mümkün müdür?”.

Böylesi açmazlara karşı bir nimeti muhtevidir insanoğlu: “İnsan birbirine iltica edebilmekle mücehhezdir”. Bir imkan yaşar yani insanda. Mümkünleri içine batıp, o battığı yerden çıkmasına yarayışlı bi’tek mümkünü kalmadığında bile insanoğlu bir imkanı haizdir. Çünkü insan, hayrı istemeyi biri birine dua edecek yegane varlıktır.

Olmaz olmaz dememeli, bir kerecik dahi olmuş ise, olmuş hiç olmayacak olmaz.

Etyen Mahçupyan tahlile değil -cilikçilik, -culukçuluk arasında hülleye azmetmiyorsa ben ne olayım!

Şehirle karşılaştığında sorunları ortaya çıkanlar.

“Alevilik’le karşılaştığında problem olan bir sünni ve sünnilik var Türkiye’de” diyor. Şirin Payzın’a verdiği televizyon mülakatında böyle söyledi Etyen Mahçupyan.

Bu söz, vakıa; “Ermenilik’le karşılaştığında” redaksiyonuyla veya “Rumluk’la karşılaştığında” redaksiyonuyla da telaffuz edi(lebi)len bir söz olsun diye söylenmediyse ben ne olayım! Kürtlük’le yahut “Laiklik’le” yahut “Muhafazakarlık’la” yahut “Yahudilik”le diyerek de sarfedilebilir mi o söz?

Esası şudur: Türkiye’de hakim renk sünniyedir. Türkiye’yi yapan bağır sünniye cevherinden neşet etmiştir. Çünkü Türkçe’yi ve Türk’ü yapan odur. Ve yeniden ve yine şehir muhayyilesinden bir tasavvur ve teemmül inşaına ihtiyaç vardır. Eğer bütün “karşılaşma sorunları”nı çıkaran sünnilerdir ve sünniliktir diyen “türedi –cilikçiler ve –culukçular hülleciler olarak arz-ı endam ediyorlarsa”, tebarüz eden şudur ki; sünniler ve sünnilik yani Türkiye’ye has diğer tabiriyle Türkler, şehir mevzuu ve mebahisine sarahat ve isabet getiren yenilikler icadetmelidirler.

Diyelim ki, Etyen Mahçupyan’ın bu sözü sadece gerçek olmakla sınırlı değil, hakikat olsun. Alevilik sabıkası yanında Ermenilik, Rumluk, Kürtlük, Laiklik, Muhafazakarlık, Yahudilik gibi her bir değişik inşadıyla söylense o söz, tek bir sabiteye, yani “sorunun sünni kişiden ve sünnilikten” kaynaklandığına mı dayanmaktadır o güya hakikat? İşte bu soru, redaksiyonun, evvela müteradif olmadığını teşhis etmemize götürecektir bizi.

Çünkü… Alevilikle değil de acaba Alevicilikle olmasın sakın bu sorun diye bir bahis açılıyor, vakıalar tarafından. Etyen Mahçupyan “mahsul bir vakıaya” kendi söz gönyelerini dayandırırken pek bir matahyan arzolunuyor gibi yani. Ama adı belli; vakıa, ne tabii ne fıtridir. Sunidir ve gayidir, yani müstahsil vakıasıdır Etyen Mahçupyan’ınki. Çünkü Alevi’ye sorun olan sünni, Alevi’den daha daha batınilik teşkil eden mezhep ve tavırlarla hiç sorunlu olmadı ve hâlâ da sorunlu değildir. Zira henüz… Mahçupyan gibilerin istihsal meşgalelerinde mesafe alınmamıştır. Irak-Şam Biatçileriyle [sünni etiketli bu biatçilerle] Müslim Sahası yeni yeni tımar(!) ediliyor, daha sürülmedi bile.

Alevi’nin ve Alevilik’in kalenderliğinden, nezaketperverliğinden, cömertliğinden, selim yarenliğinden sünniler ve sünnilik ne gibi bir sorun çıkarabiliyor imiş acaba, hakiki vakıalarla örneği sunulabiliniyor mu? Büyük Kaçgunluk zamanlarında sünni tımarlı sipahilerin komutasında kah asi kah cebeli olarak saf tutanlar Aleviler değil miydi? Hakeza Alevi fedailerin komutasında kah asi kah cebeli divan olunan sünnilerden haberi yok mu Mahçupyangiller’in. Saltanatın ve müstahzarı beylerin, paşaların “rızaya mugayir tasarruflarına” karşı birlikte “durmadılar mı” Aleviler ve Sünniler?!

Aynı safları ve kolları tutanlar arasında Etyen Mahçupyan’ın tekerlediği sorun doğabilemez. Zaten yoktur çünkü. Avrupa Gurbetleri’nde Alevi’nin Sünni ile, Alevilik’in Sünnilik ile hangi sorunu olmuş, bilen var mı, uyduruğunu bile iddia eden çıkabilemez. 12 Eylül 1980 askeri tecazünün arefesinde oldurulup bitirilen hengamenin, o tecavüzün matrahı olmak üzere peyda edildiği bugün aşikar değil mi herkese? Ezcümle Alevilik’in Sünnilik ile Sünnilik’in Alevilik ile sorunu yoktur. Vardır iddialarının bugün maalesef Alevicilik’ten başka bir şekilde tarifi kabil değildir.

Bu teşhis, Ermenilik – Ermenicilik vakıalarının tabii, fıtri olan ve suni, gayi olan tefrik edilip hangisinin Ermenilik’e hangisinin Ermenicilik’e tevfiki sayesinde yapılabilinir bir teşhistir aynı zamanda. Alevicilik ile Ermenicilik birbirleriyle de sorunludurlar ya hoş, en önce Alevilik ve Ermenilik ile ve aynı sıra Sünnilikle sorunludurlar Aleviciler ve Ermeniciler. Bütün bu zikrettiğimiz vasıflar hadis olanlar zümresindendir, fakat ne Alevilik ne Ermenilik ne Sünnilik sunidir. Velakin ve hatta Alevicilik ve Ermenicilik biri birine müteradif fesatçılığın tastaman bariz örneklerindendir Türkiye’de. Alevi ve Ermeni ile Ehl-i Sünnet’in arasını sorunlu yaftalamaya kalkışmanın; Kürt’ün, Laik’in, Muhafazakar’ın sünnilikle arasını sorunlu yaftalamaktan kıdemini tayin bakımından farkı vardır. Sair farklar tadadına geçilebilirse de o farklar işte bu kıdem farkından naşidirler. Dolayısıyla fark yoktur, değişiklik vardır dememizi iktiza ederler. Hasıl-ı kelam herbirine ayrı ayrı kafa şişirip neticesizliğe düşmektense ne demek lazımdır?: Şehre Gelmenin Maslahatına Çalışalım Efendiler!.. Geçin Şu –Cilik, –Culuk Esnaflığını.

İş yoksa sorun da yok, hadi kendini ne işe tut ne işte tut, en iyisi işi unut!?.

İşte sorun, sorun işte!

İşin sorunları yüzünden ortaya çıkanlar. / Sorunları işte su yüzüne çıkanlar. / Sorun oldukları için işte ortaya çıkanlar. / İşe sorun çıkaranlar.

Bu başlık listesine birkaç tane daha ekleyin isterseniz siz. Bir “tahlil manyağı”nın kalemine teslim ediniz sonra o başlık cümlelerini. Mizah için bile söyleyebilinemez nice hüküm cümleleri olarak öyle geri dönecektir ki o teslim ettiğiniz başlıklar, neyle karşılaştığınıza şaşar kalırsınız.

Mesela, “bu cümlelerden anlaşılan şudur ki, iş”;

ya sorun çıkan yere denir,
ya sorunluları çıkaran yere denir,
ya sorunları ve sorunluları çeken yere denir

gibi aslı astarı kof, boş, kısır olanın foyasını açık eden güya hüküm cümleleri istinbat(!) eder o hülleciler size. Ama siz, öyle olması güya işinize uyduğu, gerçekte ise hoşunuza gittiği için tahlilci diye o hüllecileri tutmakta ısrar edebilirsiniz yine de.

İnsanoğlunun ilk işi “bilgisini işlemektir”. Bilgi, şeyi anlamak güçlüğünü açıkladığımızda ve açıkladıkça öğrenilendir. İş ise bildiklerimiz uyarınca yapılandır. İnsan denen mahluka, isminden müsemma tutumdan sakındıkça insanlaşmak vardır. İnsan, fiilden isim bir kelime. Zaten isimler fiiliyle, sıfatıyla bütün belli sudurları olan zatı zihinde muayyen kılan kelimelerdir. Öğrenme, bütün örtüşme, içerme ve gerektirme münderecatını zihnen ahz ve kabz ederek bir isimde tecelli eder. Bütün bu tafsilat aklın fiillerine dairdir; ilticadır, intikaldir. Zaten aklın fiili de ilticadır, intikaldir, niyettir sade. İnsan iltica ve intikal ederek sıfatlarından olan unutmaklıktan (ki nisyan insanın fiili sıfatıdır) yani nisyandan sakındıkça insanlaşır. Ademden insana geçer yani. Şu cümle zihninizde tam ve yerinde belirsin diye bu kadar izahat getirdik: “bilgini işle, işini bilerek işle, bilgisini işlemeyen işini bilerek işleyemez ve o yüzden nice tahlil ile hülle ve tahlilci ile hülleci biri birine karışır”. Bu karışıklıktan çıkmak için de akla ziyan iptallerden medet ummak kalır insana: iş yoksa sorun da yok, hadi kendini ne işe tut ne işte tut, en iyisi işi unut!..

Şehir de böyledir. Çünkü şehir “iş’in hallerinden biridir”. Sözün başında zikrettiklerimizi, “iş” kelimesi yerine “şehir” kelimesi koyarak tekrar edelim, bakın siz de teslim edeceksiniz “şehir de böyledir” hükmümü.

Şehrin sorunları yüzünden ortaya çıkanlar. / Sorunları şehirde su yüzüne çıkanlar. / Sorun oldukları için şehirde ortaya çıkanlar. / Şehre sorun çıkaranlar.

Bu başlık listesine birkaç tane daha ekleyin isterseniz siz. Bir “tahlil manyağı”nın kalemine teslim ediniz sonra o başlık cümlelerini. Mizah için bile söyleyebilinemez nice hüküm cümleleri olarak öyle geri dönecektir ki o teslim ettiğiniz başlıklar, neyle karşılaştığınıza şaşar kalırsınız.

Mesela, “bu cümlelerden anlaşılan şudur ki, şehir”;

ya sorun çıkan yere denir,
ya sorunluları çıkaran yere denir,
ya sorunları ve sorunluları çeken yere denir

gibi aslı astarı kof, boş, kısır olanın foyasını açık eden güya hüküm cümleleri istinbat(!) eder o hülleciler size. Ama siz, öyle olması güya şehrinize uyduğu, gerçekte ise hoşunuza gittiği için tahlilci diye o hüllecileri tutmakta ısrar edebilirsiniz yine de.

Gördünüz mü! Hiç çöpe çapağa takılmadan nasıl da uydu, gördünüz mü? Uydu. Çünkü hali haline mütenasip ikiden biridirler iş ile şehir. İş’in ve Şehr’in haldeki mahali ve mahaldeki hali tek bir mütalaada halledilmesine münasiptir, zira, iş ile şehir biri birine rahim-cenin tertibiyle mütenasiptir, birbirine redifli halledilmesi de mümkündür. Artık siz ister iş deyiniz şehir demek için yahut şehirdeyseniz işteyim deyiniz.

Şehirleşme sorunlarının laiklikle ne alakası var diyorsanız pek âlâ besiye çekiliyorsunuz ama bunu bilmiyorsunuz…

Sorun şehirde değil, onun sadece laiklere tahsis edilmesinde.

Şehirleştirmecilik [yani to be citizen, poly’yi city’ye ve city’i poly’e zic etmek… policity icadetmek bazı araçları amaç edindirmecilik] işlerinden biridir laiklik.

Bir din politikası hiç değildir. Belki dini, siyasi taktiklerden bir kıyafete büründürmektir en zorlama izahla. Ama bu izahtan, “religie politic” anlamını çıkarmak bilamümkün. Bi’l-hassa “city politic” şubelerinden biridir laiklik çünkü. Tasrih etmeye çalışacağım.

Laiklik, lehdarlarının icraatına göre… (ki ben laikliği beğeniyorum diyenleri anlamayın “lehdarları” sözümüzden zinhar) manası itibariyle ne olduğu meşkuk bir şey midir acaba? Mucitleri, laik kelimesinin müellifi olan şahsiyetler. Ki lehdarları olurlar, onlara göre laik, din adamı müessesesine karışmayan ve katılmayan kişidir. Hem şehirde hem taşrada işe yarayışlı bir teşkilat oldurulduğu için Din, zamanla, aralarına ancak muti olarak katılabilir kişi… yani teşkilatın mensubu olamayıp ancak dinin ceamaatini teşkil edebilir kişinin zamir-i amm’ı tayin edilmiş bir kelimedir laik. Muarızı cleric’tir keza.

Teşkilatın merkezi mabed, iskeleti ruhban ve ancak (hatta muhakkak) çevresi de laiklerdir. Mabede tescil vermeyenler ise zındık. Tabi manzarayı sadeden karmaşığa doğru sürükleyen bir şey var ki bu tabirler husule gelebiliyor. O karmaşıklaştıran muharrikenin menşei de iktidarı, hükümeti mabedde tedvin eden o cleric’lerin; çoğalan cemaat vesilesiyle yedlerine geçirme hırsını tahrik eden tesir ve nüfuz alanının genişlemesidir. O alanda yükselmek… her manada yükselmek, bütün “kasıtlara” rab-lord olmak varken istikbalde, ruhban; cemaatin istiklalini tekeline niye almasın ki değil mi! Almış nitekim ve hayli zaman elinde tutmuş.

Din’in bağrından gelen esiri yayılma, maddi genişlemeye olumlu çarpan etkisiyle hızlanır ve şiddetlenir… elbette laiklerin üstünde. Ki artık o maddi genişleme tedrisatı laik deyince cemaatin ruhban unsurları dışındaki herkesi anlatır olmaktadır. Maddi genişleme hızı ve şiddeti, ruhban olan-olmayan “emiran tepişmesinin” hızı ve şiddetiyle de atbaşıdır.

Uzatmayalım, kafidir. Dünkü zamanlar dokumasında laiklik, herkese açık ama o alanı çalan ruhbanın teritoryasıdır. Bugünkü zamanın dokumasında laiklik, yine herkese açık ama o alanı çalan laikin teritoryasıdır. Yani herkes ruhban olamaz diyen lord bir ruhban idi dün, bugün ise aynı yasağı koyan lord bir laik.

Neden çalınan alan diyoruz? O alan neydi hatırlayın: çoğalan cemaat. Cemaat çoğalmaz gerçi. Çoklaşıldığı için doğar zaten cemaat. Üremeyle yahut katılmayla bir tesir ve nüfuza değer alan haline gelen halk… yani asgari tedebbur gailelerinden ibaret hayatın hem talep hem arz gücünü birlikte kendinde toplayan halk cemaatleştirilmelidir(!) İşte o andan itibaren hırsızlanan bir alandır halk; tabir-i diğer cemaatleştirme alanı. Laik, bir teşkilata büründürülmüş dininin teşkilat mensubu olmayan üyesidir yani. Kişi; halkının bireyi iken üyesiyken, halkı cemaat tahvilatına… yani bir din teşkilatının tabiyeti tahrifine uğratıldığı için artık bir laiktir.

Laiklikte ruhban olmazsa olmazdır. Laiklik varsa ruhban, ruhban varsa laiklik şarttır. Asgari tedebbürlere yani maddi dünya gailelerine meriyet ve şeniyet vazedenin, maslahat yürütenin Laikus yahut Klerikus durması durumu sadece değiştirir, fakat başka birdurum kılmaz. Hatta aslolan durumu ifsadeder. Biri din duygularına dayanarak iş tutar, diğeri din duygularına dayanmadığı ilamını yutturarak iş tutar sadece.

Her ikisi de kimin ruhban olamayacağına veyahut laik olamayacağına dair tahakküm kuran müstağnilerdendir. Çevreye mevaz istihracı mütemadiyen işlerken, icra edilen rejim merkezden dayatılan sistemin sahibine göre değişir. Mesela buğday öğütüp un etmek için herkesin hasadını cebren teslim edeceği “değirmen-mill o’dur”. Oradaki şu değirmendir hiç değişmez. [ya da siz emeğin zorla teslim edildiği fiyat veya fabrika deyiniz değirmene müteradif olarak] Ama bi’gün ruhban emirin elindedir, devran döner başka bi’gün laik emirin elindedir. Yine herkes hasadını o değirmene getirmek zorundadır.

Yani laiklik dediğinizin adı tabilere bakınca salaklıktır, lakaydiliktir. Ittıba edilene göre ise bir tür politik taktiktir sadece.

Yok dünyevi otorite olarak “nefsinden” ötede, fevkte hiçbir merci kabul etmeyene laik denir imişmiş falan da hatta tek otorite olarak hiçbirşeye (dünyaya münyaya nisbeti muhala olarak)… mutlak anlamda nefsine tabi olana laik denir imişmiş filan da; daha neler yani.

Elbet nefsinin peşine düşenlerden bahsedebilmek sayesinde laik tabiri vardır, ama o nefisperestleri dine arzedip de “nefsi(mi)n fevkinde bir otorite var mülahazalarına” dahil olanları ise ille de ruhban vazetmek ve aynı sıra o ruhbanların ayinlerine, tayinlerine müşteri kimselere çeşit çeşit tabirler imal etmek halt etmektir. Şu uzun cümledeki “vazeden”, “imal eden” ism-i failler var ya, onların; ne hakla ve ehliyetle gerek nefsileri gerek ruhanileri ve müridlerini ivaza ve istimale kalkıştıklarına bakmak lazım… laikliğin nemize ne olduğunu idrak edebilmek için. O güne kadar bu şehir senin şehrin değil, şu halden ancak belli olan laikliği icadedenin şehrinde sadece besiye çekildiğin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s